Hoşgeldiniz, Ziyaretçi.Lütfen giriş yapın veya kayıt olun.

Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz

 
Gelişmiş Arama

64519 Mesaj 9860 Konu- Gönderen: 3531 Üye - Son üye: muhammed can
Sayfa: [1] 2   Aşağı git
Yazdır
Gönderen Konu: HZ.ALİNİN HAYATI  (Okunma Sayısı 368392 defa)
intizar_767
Tecrübeli
**
Mesaj Sayısı: 84



« : Ocak 08, 2007, 06:59:17 ÖS »

KISACA HZ. ALİ (A.S)’IN HAYATI
 
Hz.Ali (as)'nin Kitabı Nehcül Belaga'yı tanımak ve okumak için tıklayınız.


Hz. Ali (a.s), Resulullah (s.a.v)’in vasisi, halifesi ve on iki imamın ilkidir. Hz. Ali (a.s), Amm’ul- Fil’in 30. yılının on üçüncü günü,[1] bazı rivayetlere göre Zilhicce ayının yedinci günü[2] Kabe’de dünyaya geldi.

Değerli babası, Ebu Talib, annesi ise Esed kızı Fatıma’dır. Zeyd ve Haydar da onun diğer mübarek isimlerindendir.[3] İki meşhur künyesi de Ebu’l- Hasan ve Ebu Turab’dır.[4] Hazretin hiç kimsenin ortak olmadığı kendisine has lakabı ise “Emir’ul- Muminin”dir; Murtaza, Hadi, Sıddık, Faruk, Veli, Şahid...de onun yüzlerce lakaplarından sadece bir kaç tanesidir.[5]

Emir’ul- Muminin Hz. Ali (a.s)’ın çocukluk dönemi, Resulullah (s.a.v)’in çocukluk döneminin geçtiği evde geçmiştir; o evde büyüyüp olgunlaşmıştır. Bu büyük şahsiyetlerin her ikisi de Ebu Talib’i bir baba ve yönetici olarak tanıyorlardı; Esed kızı Fatıma’ya da anne diyorlardı.[6]
Bu iki yüce şahsiyet arasındaki köklü ailevi bağlılık, Resulullah (s.a.v)’in Hz. Ali’yi iyi eğitmesi ve onu özel lütuflarından yararlandırması için uygun bir zemin hazırlamıştı.

Hz. Ali (a.s)’ın kendisi o değerli lütufları şöyle anıyor:
“Çocuktum henüz, o beni bağrına basar, yatağına alırdı;... beni koklardı; lokmayı çiğner, ağzıma verir yedirirdi... Ben de her an, devenin yavrusu,nasıl anasının ardından giderse, onun ardından giderdim;o her gün bana huylarından birini öğretir ve ona uymamı buyururdu. Her yıl Hıra dağına çekilir, kulluğa koyulurdu. Onu ben görürdüm, başkası görmezdi.” [7]

On üç yıl böylece geçti, Resulullah (s.a.v) İnzar ayetinin[8] nazil olmasıyla kendi akrabalarını İslam’a davet etmekle görevlendi. Muhammed bin Cerir-i Taberi, Hz. Ali (a.s)’ın şöyle buyurduğunu naklediyor:“Resulullah (s.a.v) beni çağırdı ve şöyle buyurdu: “Ya Ali! Allah-u Teala, kendi yakınlarımı inzar etmemi (uyarıp korkutmamı) emretmiştir. Sen bizim için bir yemek yap. Sonra Abdulmuttalib oğullarını, onlarla konuşmam için bir araya topla da iletmekle görevli olduğum şeyi onlara ileteyim.”

Ben de Resulullah’ın emri üzere onları bir araya topladım, Resulullah (s.a.v) onlara hitaben şöyle buyurdular: “Allah-u Teala, sizi O’na davet etmekle beni görevlendirmiştir. Sizlerden hanginiz, aranızda benim kardeşim, vasim ve halifem olmak istiyor?” Orada bulunanların hepsi sustular. Onların hepsinden yaşta küçük olmama rağmen; “Ya Resulellah! Ben senin yardımcın olmak istiyorum” dedim. Resulullah (s.a.v) elini benim boynuma koyarak şöyle buyurdu: “Bu şahıs, benim sizin aranızdaki kardeşim, vasim ve halifemdir; sözünü dinleyin ve emirlerine uyun.” [9]

Böylece İslam’ın şanlı tarihinde, Emir’ul- Muminin Hz. Ali (a.s) ilk müslüman olarak tanınmış oldu. Nitekim Zeyd bin Erkam ve İbn-i Abbas’ın tanıklığıyla Hz. Peygamber’in aleni davetinden önce de Hz. Ali müslümandı.[10]
Buna ilaveten Hz. Ali’nin hilafet ve vesayeti, “Gadir-i Hum” günü diğer müslümanlara da açıkça beyan edildi.

İslam’ın aşikar olmasıyla Kureyişlilerin Resulullah’a karşı eziyetleri de başladı, bu baskı ve eziyetler hicret zamanına kadar devam etti. Tarihin tanıklığıyla bu müddet içerisinde Resulullah’ın en büyük yardımcı ve destekçisi, Hz. Ali’nin babası Ebu Talib olmuştur. Ebu Talib Kureyşin büyüğü olmasına rağmen hiçbir zaman Resulullah’ı Kureyişlilere teslim etmedi. Oğulları Ali ve Caferi ve kardeşi Hamza’yı ona yardımcı olmaya ve sürekli onun yanında bulunmaya davet etti.[11]

Bi’setin onuncu yılında Ebu Talib’in ölümüyle, Kureyşin Müslümanlara olan baskı ve eziyetleri daha da arttı. Resulullah’a küstahlık yapmaya başladılar ve defalarca onu öldürmek istediler. Nihayet her kabileden bir kaç genç toplanıp hep birlikte ansızın Hazrete saldırarak onu kılıçla öldürmeyi kararlaştırdılar.[12]

Resulullah (s.a.v), İlahi vahiy ile onların bu komplosundan haberdar oldu ve gece vakti Mekke’yi terk etmesi emredildi. Bu yüzden Hz. Ali’yi çağırarak o gece (Leylet’ul- Mebit) kendi yerinde yatmasını ondan istedi. Hz. Ali de canı gönülden kabul edip onun yerinde yattı.[13]
Kureyş gençleri sabaha doğru yalın kılıçla Resulullah’ın evine saldırdılar. Ama içeriye girdiklerinde Hz. Ali’yi, Peygamber (s.a.v)’in yatağında gördüler. Bu esnada çok sinirli olduklarından dolayı Hz. Ali’yi Mescid’ul- Haram’a çekip kısa bir tutuklamadan sonra serbest bıraktılar.[14]

Allah-u Teala bu eşsiz fedakarlığı takdir ederek şu ayeti nazil etti:“İnsanlardan öylesi de vardır ki, Allah’ın rızasını arayıp kazanmak amacıyla canını satar.”[15]

Bu ayet birçok Şia ve Ehl-i Sünnet müfessirlerinin görüşüne göre Hz. Ali (a.s)’ın fedakarlığı ve makamı hakkında nazil olmuştur.[16]

Resulullah (s.a.v)’in Medine’ye hicretinin peşice, Hz. Ali (a.s) da o şehre gitti. Hicretin ikinci yılında Hz. Fatimet’üz- Zehra ile evlendi.[17] Bir yıl sonra da ilk çocuğu olan İmam Hasan (a.s) dünyaya geldi.[18]

Medine’de İslami bir toplumun oluşmasıyla İslam’la küfür arasında çok önemli savaşlar oldu. O önemli savaşlardan ilki Bedir savaşı idi. Bu savaş hicretin on sekizinci ayında vuku buldu.[19] Ondan sonra da Uhud, Handek, Hayber, Tebuk vb. savaşlar baş gösterdi.

Tarih kitaplarının yazdığına göre, Emir’ul- Muminin Hz. Ali (a.s), Tebuk savaşı hariç bu savaşların hepsinde İslam ordusunun sancaktarı idi.[20]
Hz. Ali (a.s) Bedir savaşında düşman ordusundan yirmi bir kişiyi öldürdü.[21] Öldürdükleri kişiler arasında Muaviye’nin dedesi Utbe, dayısı Velid ve kardeşi Hanzele de vardı.[22] Uhud savaşında ise (örnek olarak diyoruz) Kureyş’in meşhur savaşçılarından dokuz kişiyi yere serdi. Bu savaşta bedeninden yetmiş yara alarak son ana kadar Hz. Peygamberi savundu. Oysa İslam ordusundan bir kaç kişi hariç diğerleri firar edip dağa sığındılar. Cebrail (a.s), Hz. Ali’nin bu fedakarlığını görünce bir kaç defa: “Zulfikardan başka kılıç, Ali’den başka da yiğit yoktur.”dedi.[23]

Handek gazvesinde, Arapların ünlü kahramanı Amr bin Abduved’i ağır bir darbeyle yere serdi. Bu çok değerli zaferle, düşman ordusunun kalbine büyük bir korku saldı. Resulullah (s.a.v) o darbeyi şöyle değerlendirdi:
“Ali’nin Handek günündeki darbesi, ümmetimin kıyamete dek bütün amellerinden daha üstündür.” [24]

Hayber savaşında, bayrağı ilk önce Ebu Bekir, sonra da Ömer eline alıp meydana çıktı; ama bir zafer elde etmeksizin geri döndüler. Resulullah (s.a.v) çareyi, bayrağı Hz. Ali’ye vermekte gördü. Bu yüzden şöyle buyurdu:
“Yarın bayrağı öyle bir kişiye vereceğim ki, o Allah’ı ve Resulünü seviyor; Allah ve Resulü de onu seviyorlar.”

Sa’d bin Ebi Vakkas şöyle diyor:
Biz o kişinin kim olduğunu görmemiz için ayağa kalktık. Bu esnada Resulullah (s.a.v) şöyle buyurdu: “Ali’yi benim yanıma çağırın.” Hz. Ali gözleri ağrıdığı halde Peygamber (s.a.v)’in yanına geldi. Hz. Peygamber, ağzının mübarek suyunu onun gözlerine sürerek bayrağı onun eline verdi. Allah-u Teala Hayber’i, onun eliyle fethetti.[25]

*****

Nihayet Hz. Ali (a.s)’ın hayatının en kritik anları olan hicretin 10. Yılı Zilhicce ayının 18. günü yetişti. O gün Hz. Peygamber (s.a.v), yüz bin kişiyi aşan büyük bir toplulukla Haccet-ul Veda yolculuğundan dönüyordu.

Gadir-i Hum’a vardıklarında şu Tebliğ ayeti nazil oldu: “Ey Peygamber! Rabbinden sana indirileni tebliğ et. Eğer (bu görevini) yapmayacak olursan, O’nun elçiliğini tebliğ etmemiş olursun. Allah seni insanlardan koruyacaktır. Şüphesiz, Allah, kafir olan bir topluluğu hidayete eriştirmez.”[26]

Bu kader belirleyici ayetin nazil olmasıyla 120 bin kişiden oluşan kervanın durdurulması emredildi. Onların hepsi, Resulullah (s.a.v)’in çevresinde toplandılar. Resulullah (s.a.v) namaz kıldıktan sonra fasih bir hutbe okudu.

Sonra Hz. Ali’nin elinden tutup kaldırarak şöyle buyurdu:
“...Ben kimin mevlası isem, Ali de onun mevlasıdır. Allah’ım, onu seveni sev, ona düşman olana düşman ol.” [27]


Müslümanlar grup grup Hz. Ali’yi kutlamak ve ona biat etmek için yanına müşerref oluyorlardı. Ömer de İmam (a.s)’ın yanına gelerek şöyle dedi:

“Ey Ebu Talib oğlu Ali! Ne mutlu sana! Sen benim ve her müminin mevlası oldun.”

Daha sonra Allah-u Teala İkmal ayetini indirdi:

“Bugün sizin için dininizi kemale erdirdim, üzerinizdeki nimetimi tamamladım ve size din olarak İslam’ı seçip-beğendim.”[28]

* * *


Gadir olayından yaklaşık yetmiş gün bir zaman geçtikten sonra Resulullah (s.a.v) vefat etti. Emir’ul- Muminin Ali (a.s), Hz. Peygamber’in kefen ve defin işleriyle meşgul oldu. Ama diğer bir grup, bu fırsattan yararlanarak kendi aralarından halife seçmek için Beni Sakife denilen bir yerde toplandılar. Kargaşa ve tartışmalardan sonra Ebu Bekir’i halife olarak seçtiler. Halk grup grup ona biat etmeye başladı. Hz. Ali ve yaranlarından bazıları Ebu Bekir’e biat etmekten kaçındılar. Ebu Bekir Ömer’e; “Ali ve yaranlarının peşice git onlardan biat al; biat etmezlerse onlarla savaş” diye emretti.

Ömer de kendisiyle ateş getirip[29] biat için evden çıkmadıkları takdirde evi yakacağına dair yemin etti![30] Öyle de oldu... Hz. Ali’nin, evinin kapısını yakarak biat etmesi için zorla evinden dışarı çıkardılar; hamile olan eşi Hz. Fatıma (a.s)’ı da kapıyla duvar arasında sıkıştırıp Muhsin ismindeki çocuğunu daha dünyaya gelmeden öldürdüler.[31]

Emir’ul- Muminin Ali (a.s) o gön İslam ve Müslümanların maslahatını korumak için kıyam etmedi. Ama Hz. Fatıma’nın yardımıyla, aldanan Müslümanlara hakkı tebliğ etmeye başladı ve onların İlahi görevlerini bir kez daha hatırlattı. Ama artık iş işten geçmişti. Hz. Ali (a.s) yapa yalnız kalmıştı, tek yardımcısı olan aziz eşi Fatıma (a.s)’ı da kaybetmişti. Bunca musibetler, Resulullah’ın vefatından 75 veya 90 gün geçmeksizin vuku bulmuştu.

* * *

Hilafet 25 yıl boyunca üç kişinin (Ebu Bekir, Ömer, Osman) eline geçti. İmam (a.s) bu müddet içerisinde hükümetten uzak olduğu halde ümmeti hidayet etmekle meşgul oldu, halifelerin yanlış hareketlerini onlara hatırlattı, ülkenin iç ve dış dini sorunlarını cevaplandırdı, Kur’an’ı bir araya toplamaya ve mahrumları özellikle Beni Haşim’i himaye etmeye koyuldu. Bir cümlede diyecek olursak; dini korumak için gece-gündüz çaba sarf etti.[32]

Hz. Ali’nin imamet yıldızı, üç halife döneminde de öyle parladı ki, Ebu Bekir yaptığından pişmanlık duydu.[33] Ömer ve Osman; “Eğer Ali olmasaydı helak olurduk” diyerek onun ilahî makamını itiraf ettiler.[34]

Osman’ın hilafeti döneminde, hilafet tezgahında zulüm ve fesadın artması, halkın incinmesi ve rahatsızlığına yol açtı; öyle ki, bu yüzden Hicri 35’de Osman’ın evini muhasaraya alıp onu öldürdüler. Sonra Hz. Ali’nin kapısına gelerek, onun hükümeti kabul etmesini ısrarla istediler. Hz. Ali (a.s) hilafete gelme olayını şöyle anlatıyor:

“...Derken, halkın benim etrafıma, sırtlanın boynundaki kıllar gibi üşüşmesi kadar beni üzen bir şey olmadı; her yandan, birbiri ardınca çevreme üşüştüler; öyle ki, kalabalıktan Hasan’la Hüseyin, ayaklar altında kalacaktı neredeyse. Koyunların ağıla üşüşmesi gibi çevreme toplandılar, bu kargaşada elbisem bile yırtılmıştı...

Ama şunu da bilin ki, andolsun tohumu yarana, bu topluluk biat için toplanmasaydı, Allah’ın, zalimin doyup zulmetmemesi, mazlumun aç kalmaması hakkında bilginlerden aldığı ahd-ü peyman olmasaydı hilafet devesinin yularını sırtına atardım; ümmetin sonuncusunu, ilkinin kasesiyle suvarır giderdim. Siz de anlamışsınızdır ki, şu dünyanızın değeri, bir dişi keçinin aksırığındaki burnunun sümüğünden de değersizdir bence.” [35]

Emir’-ul Muminin Hz. Ali (a.s), halkın isteğini kabul ederek zahiri hilafet makamını üstlendi; halk da ona biat etti. Sonra valilerini şehirlere gönderdi, Zübeyr ve Talha da şehirlere gönderilecek olan valilerdendi, ama memur oldukları yere gönderilmeden makamlarını kaybettiler. Çünkü onlar, Hz. Ali (a.s)’ın elinden valilik makamı hükmünü aldıklarında; “Bu sıla-i rahimden dolayı Allah sana mükafat versin”dediler. İmam (a.s) bu sözden rahatsız olup; “Müslümanların önderliğinin sıla-i rahimle ne ilişkisi vardır” diyerek valilik hükmünü onlardan geri aldı.[36]

Talha ve Zübeyr artık kendileri için bir yer ve makam görmeyince, Allah’ın evini (Kabe’yi) ziyaret etmek bahanesiyle Aişe’nin oturduğu Mekke şehrine gidip Aişe’yi, Osman’ın kanını Hz. Ali’den almaya tahrik ettiler.

Onlar bu iş için Basra’yı seçtiler, kendileriyle birlikte büyük bir topluluğu da oraya çektiler. Hz. Ali (a.s) muhaliflerin hareketinden haberdar olunca, yaranlarından dört yüz kişiyle birlikte o şehre gidip savaş çıkmasını önlemek için çok çaba sarf etti. Ama onlar Hz. Ali’nin sözünü kabul etmeyerek Hicretin 36. yılının Cemadi’l- Evvel ayında Cemel savaşını başlattılar. Nakisin’lerin (biatlerini bozanların) bu savaşı, Cemel savaşı olarak adlandı. Çünkü Aişe’nin tahtırevanı bir devenin üzerinde idi.[37] Onun taraftarları, onun etrafını sarmışlardı. Nihayet Aişe’nin devesi yere düşürülerek ordusu dağılıp Aişe mağlup oldu. Hz. Ali (a.s)’ın emriyle, Aişe Medine’ye gönderildi. Ama İmam (a.s)’ın kendisi Medine’ye gitmedi. Hicretin 36. yılının Recep ayında Kufe şehrine döndü.[38]

Bu savaştan sonra, Hicri 37’de vaki olan Sıffin savaşına hazırlandı. Bu savaşı Kasitin (zalim)lerin baş elemanı olan Muaviye başlattı. Muaviye ikinci halife zamanından itibaren Şam hükümetinin valisi idi. Hz. Ali (a.s)’ın zahiri hükümeti döneminde onunla biat etmekten kaçındı ve kendi adına halktan biat aldı. O, Osman’ı mazlum halife tanıtarak kendisini onun kanının sahibi olarak göstermeye çalıştı. İmam (a.s) hakkında öyle bir tebligat yaptı ki, Sıffin’de Şamlı bir genç, Hz. Ali’nin namaz kılmadığını söylemişti.[39]

Velhasıl, Hz. Ali (a.s), Muaviye’nin ordusuna karşı koymak için Kufe’den ayrıldı. Fırat nehri, Kerbela, Sabat, Enbar ve Rıkka şehirlerinden geçerek Şam topraklarından olan Sıffin’e ayak bastı, orada savaş ateşi tutuştu ve bu savaş dört ay sürdü. Bu savaşta Hz. Ali (a.s)’ın ordusu Muaviye’nin ordusuna galip geldi; öyle ki, Muaviye atını alıp kaçmak istedi. Amr bin As ona; Nereye? diye sordu. Muaviye; “Durumun nasıl olduğunu görüyorsun, şimdi düşüncen nedir? dedi. Amr bin As cevaben şöyle dedi: “Bir yoldan başka kurtuluş yoktur; o da şudur ki, Kur’an’ları kaldırıp onları Kur’an’a davet etmelisin.” Muaviye’nin ordusu Kur’an’ları kaldırıp; “Sizi Allah’ın kitabına davet ediyoruz” dediler. Emir’ul- Muminin Ali (a.s); “Bu bir hiledir, bir aldatmadır, onlar Kur’an ehli değillerdir,[40] natık Kur’an benim.” [41] buyurdular.

Bununla birlikte Amr bin As’ın hilesi, Hz. Ali’nin ordusundan bazıları arasında etkili oldu. Onlar Emir’ul- Muminin Ali (a.s)’ı hakemiyeti kabullenmeye mecbur ettiler. Hz. Ali tarafından (bir grup ashabın tahmiliyle) Ebu Musa Eş’ari, Muaviye tarafından ise Amr bin As savaşın kaderini belirlemek için tayin edildiler. O ikisi birbiriyle istişare ettikten sonra Hz. Ali ve Muaviye’yi kendi makamlarından uzaklaştıracaklarını kararlaştırdılar. İlk önce Ebu Musa’yı minbere çıkardılar, o cehaletle Hz. Ali’yi makamından azletti. Sonra Amr bin As minbere çıkıp aldıkları kararın aksine şöyle dedi: “Ben bu yüzüğü parmağıma taktığım gibi Muaviye’yi kendi yerinde baki bırakıyorum. Amr bin As’ın hilesi ile halkın içerisinde tekrar kargaşa ve ihtilaf çıktı; bu iki şahıs Kur’an hükmüyle hakemlik yapmadılar diyerek kavga edip dağıldılar.

Hakemiyeti Hz. Ali (a.s)’a tahmil eden grup, bu planlarının suya düştüğünü görünce tekrar İmama karşı muhalefet etmeye kalkıştılar; Hz. Ali’ye; “Allah’ın emrine dönmemiz için neden kılıçla bizi doğrultmadın?!” diye itiraz etmeğe başladılar; “La hükme illa lillah” (Hüküm verme ancak Allah’a aittir) diyerek slogan attılar.[42] Hz. Ali (a.s) onların bu sözünü duyunca şöyle buyurdu: “Hak bir sözdür; ama onunla batıl kastediliyor.” [43]

Kendilerine “Havariç” veya “Marikin” (dinden çıkanlar) denilen bu grup, Kufe’den çıkıp Kufe’nin yakınında yer alan “Harvra” denilen bir köyde toplandılar. Onlar Hz. Ali’nin emirlerine karşı çıktılar. İmam (a.s)’ın dostu ve memuru olan Abdullah bin Habbab ve onunla birlikte olanları katlettiler. Nihayet hicretin 39. yılında, alevi hükümeti karşısında “Nehrevan” savaşının ateşi körüklendi. Bu savaşta on kişi hariç onların hepsi kılıçtan geçirildi. Ama İmam (a.s)’ın ordusundan sadece bir kaç kişi şehit düştü.[44]

Bu fitneden sonra, Havariç’den üç kişi Mekke’de toplanıp Müslümanların siyasi durumları hakkında bazı sinsi müzakerelerden sonra, Hz. Ali, Muaviye ve Amr bin As’ı öldürmeyi kararlaştırdılar. Bu üç kişiden Abdurrahman bin Mulcem, Hz. Ali’yi öldürmeyi üstlendi; bu uyumsuz komployu uygulamak için Kufe’ye doğru hareket etti. Ramazan ayının 19. Gününün şafak vakti zehirli kılıcıyla Hz. Ali (a.s)’ın kafasına ağır bir darbe indirdi.[45] İmam Zeyn’ul- Abidin (a.s)’ın buyurduğuna göre o darbe, İmam (a.s) secdegahta iken onun mübarek başına indirildi.[46]

Emir’ul Muminin Ali (a.s), o mel’unun darbesinin isabetinden sonra şöyle buyurdu: “Fuztu ve Rabb’il Ka’be!” (Ka’be’nin Rabbine andolsun ki, kurtuluşa erdim!)[47]

İmam Ali (a.s) iki gün kendi evinde yattıktan sonra, hicretin 40. yılı Ramazan ayının yirmi birinde şahadete erişti.[48]

Hz. Ali (a.s)’dan birçok konularda, çok değerli hikmetli sözler nakledilmiştir. Nehc’ul- Belağa kitabı o sözlerden sadece bir bölümüdür. Nehc’ul- Belağa kitabı üç bölümden ibarettir: Hutbeler, Mektuplar ve Hikmetler (Kısa sözler). Bu kitap edebiyat kitaplarının en seçkinlerindendir. Nehc’ul- Belağa’ya 210’dan fazla şerh ve açıklamalar yazılmış ve bugünün çeşitli dillerine tercüme edilmiştir.
Hz. Ali (a.s)’ın çocuklarının sayısını, otuz üç[49], otuz iki[50], yirmi dokuz[51], yirmi sekiz[52] ve yirmi yedi[53] yazmışlardır. Elbette o çocuklar çeşitli annelerden dünyaya gelmişlerdir.

Hz. Fatıma (a.s)’dan beş çocuğu olmuştur; isimleri şunlardır: Hasan (a.s), Hüseyin (a.s), Zeyneb (a.s), Ümmü Gülüsüm (a.s) ve Muhsin. Muhsin, mel’unlar tarafından anne karnında öldürülmüştür.
Ümm’ül- Benin’den de Kerbela’da şehit düşen dört çocuğu olmuştur. Adları şunlardır: Abbas (a.s), Cafer, Osman ve Abdullah.

Havle-i Hanefiyye’den de Muhammed-i Hanefiyye dünyaya gelip değerli babasının yaranlarından sayılmaktadır.
 
----------------------------------------------------------
[1] - İrşad, c.1, s.5. Fusul’ul- Muhimme, s.30.
[2] - Emali-yi Tusi, s.709.
[3] - Mean’il- Ahbar, s.59-120.
[4] - Menakıb-i İbn-i Meğazili, s.8.
[5] - Menakıb-i Harezmi,s.8.
[6] - Harâic, c.1, s.139.
[7] - Nehc’ul- Belağa, h. 192.
[8] - Şuara/214.
[9] - Tarih-i Taberi, c.2, s.62.
[10] - İstîab, c.3, s.1090.
[11] - Şerh-i Nehc’ul- Belağa-i İbn-i Ebi’il- Hadid, c.14, s.76.
[12] - Tarih-i Yakubi, c.1, s.355-356.
[13] - Tabakat-i İbn-i Sa’d, c.1, s.228.
[14] - Tarih-i Taberi, c.2, s.101.
[15] - Bakara/207
[16] - Şevahid’ut- Tenzil, c.1, s.123. Şerh-i Nehc’ul- Belağa-i İbn-i Ebi’l- Hadid, c.13, s.262.
[17] - Muruc’uz- Zeheb, c.2, s.295.
[18] - Kafi, c.1, s.461.
[19] - Fusul’ul- Muhimme, s.53.
[20] - Zehair’ul- Ukba, s.75.
[21] - Fusul’ul- Muhimme, s.53.
[22] - Nehc’ul- Belağa, mektup: 64.
[23] - Şerh-i Nehc’ul- Belağa-i İbn-i Ebi’l- Hadid, c.14, s.250.
[24] - Yenabi’ul- Mevedde, s.137.
[25] - Bkz. Menakıb-i İbn-i Meğazili, s.180. Hasais’un- Nesai, s.36. Saffet’us- Saffe, c.1, s.131. Sahih-i Muslim, c.5, s.23. Menakıb-i Harezmi, s.60. Riyaz’un- Nazire, c.3, s.152.
[26] - Mâide/67.
[27] - Zehair’ul- Ukba, s.67. Menakıb-i İbn-i Meğazili, s.18.
[28] - Mâide/3. Menakıb-i İbn-i Meğazili, s.19. Şevahid’ut- Tenzil, c.1, s.203.
[29] - İkd’ul- Ferid, c.3, s.273.
[30] - Tarih-i Taberi, c.2, s.443.
[31] - İsbat’ul- Vasiyye, s.124.
[32] - Nakş-i Eimme der İhya-i Din, c.14, s.16-87.
[33] - El-İmame ve’s- Siyase, s.18. Şerh-i Nehc’ul- Belağa-i İbn-i Ebi’l- Hadid, c.2, s.46.
[34] - Yenabi’ul- Mevedde, s.70. el-Gadir, c.8, s.214.
[35] - Nehc’ul- Belağa,hutbe:3.
[36] - Tarih-i Yakubi, c.2, s.75-77.
[37] - Arapçada deveye Cemel diyorlar.
[38] - Tarih-i Yakubi, c.2, s.78-83.
[39] - El-Mi’yar’ul- Muvazine, s.160.
[40] - Tarih-i Yakubi, c.2, s.87-88.
[41] - Yenabi’ul- Mevedde, s.69.
[42] - Tarih-i Yakubi, c.2, s.88-93.
[43] - Nehc’ul- Belağa, hikmet:198.
[44] - Tarih-i Yakubi, c.2, s.93.
[45] - Mekatil’ut- Talibiyyin, s.43-49.
[46] - Emali-yi Tusi, s.365.
[47] - Yenabi’ul- Mevedde, s.65.
[48] - Mekatil’ut- Talibiyyin, s.54.
[49] - Tezkiret’ul- Havas, s.57.
[50] - Zehair’ul- Ukba, s.116.
[51] - Menakıb-i Harezmi, s.287.
[52] - İrşad-ı Mufid, c.2, s.354.
[53] - Fusul’ul- Muhimme, s.141.
Kayıtlı

MUHAMMET ÇAKIR
AlevîGenç
Tam Üye
***
Mesaj Sayısı: 134



Site
« Yanıtla #1 : Temmuz 21, 2007, 02:02:11 ÖÖ »

1. İMÂM HZ. ALİ’NİN (a)HAYÂTI

İmâm Ali (a.s) hicretten 23 yıl önce Mekke’de dünyaya geldi. Babası Ebû Tâlib ®, annesi Esed kızı Fâtıma ®’dır. Küçük yaşlardan itibaren, peygamberimiz onu kendi evine alarak, terbiye ve himâyesini bizzat kendisi üslendi. O, peygamberimize ilk îmân getiren kimseydi ve her zaman O’nunla beraberdi. Peygamberimizin biricik kızı Fâtıma (sa), O’nun eşi idi.

O; Putperestlerin, peygamber efendimizi öldürmek istedikleri o hicret gecesinde, canını ortaya koyarak Resûlullâh’ın yatağına yatan, hem Mekke’de ve hem de Medîne’ye hicret gerçekleştikten sonra ashâb ® arasındaki kardeşlik (musâhiplik) eşleşmesinde Hz. Peygambere kardeş olan, Resûlullâh’ın (s.a.a) hayatta olduğu dönemde yapılan savaşların çoğunda Allâh’ın izni ile Müslüman’ların muzaffer olmalarında olağanüstü emekleri geçen ve hakkında kudsî hadîs ile; “Lâ fetâ illâ Ali, Lâ seyfe illâ zülfikâr-Ali’den yiğit er Zülfikâr’dan üstün kılıç yoktur.” buyrulan, hendek savaşında Müslüman’larda korku ve gevşekliğin hâkim olduğu bir sırada, kimsenin karşısına çıkmaya cesâret edemediği elebaşı bir müşrîki, dillere destan kılıç darbesi ile cehenneme yuvarlayarak, Hz Peygamber’in (s.a.a); “Ali’nin bu kılıç darbesi diğer bütün insanlar ve cinlerin ibâdetlerinden daha üstündür/faziletlidir.” kelâm-ı şerîflerine mazhâr olan... kimsedir.

Ehl-i Beyt’in anlayışı ve yoluna göre, İmâm Ali (as), ilâhî emir gereği Hazreti Resûlullâh’ın (s.a.a.) hak halifeleri olan Oniki masum İmâm’ın ilkidir. Resûlullâh, İslâm davetini teblîğe başladığı günden itibaren, çeşitli münâsebetlerle, Hz. Ali’nin bu ilâhî hilâfet makâmının sâhibi olduğunu açıklamıştır. Özellikle de “Ğadir-i Hum” denilen mevkide vedâ haccı dönüşünde Hazreti Ali’yi hilâfet-İmâmet-Velâyet makâmına ilâhî bir emirle atamışlar, sahâbeden bir çok ileri gelenler de orada Hz. Ali’yi bu makâma atanmalarından dolayı tebrîk etmiş, kutlamışlardır. Ehl-i Beyt mektebinde bu münâsebetle “Ğadir-i Hum” olayının cereyân ettiği 18 Zilhicce günü “Ğadîr-i Hum bayramı” olarak kutlanır ki, bu günde, günün önemini belirten konuşmalar yapılır, İmâm’ın (a.s) kişiliği, hayâtı, mücâdelesi hakkında bilgiler verilir, ümmete, örnek bir “İnsan-ı Kâmil”  tanıtılmaya çalışılır.[39]

Ancak; Resûlullâh’ın vefâtından sonra bazı sebeplerden ötürü ilk üç halîfe ® döneminde İmâm-ı Ali’nin zâhirî hilâfeti gerçekleşmemiştir. Üçüncü Halîfe’den sonra Müslüman’larca halîfelik makâmına getirilen İmâm (as), kendisinden önceki halîfelerin atamış oldukları bir çok vâli ve devlet görevlilerini bulundukları makâma layık görmediğinden, onları azledip, yerlerine lâyık gördüğü kimseleri tayîn etti. Bu dönemde, çeşitli nedenlerden ötürü oluşan iç muhâlefet netîcesinde, İmâm (as), Cemel, Sıffin ve Nehrevan savaşlarını yapmak zorunda kaldı.

Hz. Ali ®; takvâda, Allâh’a ibâdette, cesârette, yiğitlikte, emînlikte, Hz. Resûlullâh’tan (s.a.a) sonra gelen ilk insandı. O, her zaman hakkı, adâleti, Allâh’ın şerîatını icrâ ediyor, mazlûmlara yardımcı, dost, zâlimlere ise düşmân idi. O’nun adâlet anlayışında, hiç kimse için bir ayrıcalık söz konusu olmayıp, Hakk’a âşık, adâlet timsâli bir zât idi.

İmâm Ali; ilimde ashâbın ® arasında en bilgini idi. Resûlullâh (s.a.a); “Ben ilmin şehriyim, Ali’de onun kapısıdır, şehre girmek isteyen kapıdan gelsin.”[40] buyurarak, Hz. Ali’nin bu derin ilmini beyân etmişlerdir.

“NEHCÜ’L BELÂĞA” kitâbı da, ilim deryâsı olan İmâm’ın (as), hutbe, mektûp, öğüt ve nasîhatlerinden bir kısmını içeren kıymetlibir eserdir.

İmâm Ali, bir sabah namâzı esnâsında dâhilî hâinlerden İbn-i Mülcem (l.a.) tarafından bir kılıç-hançer darbesi ile vurulmuş ve aldığı yaralar neticesinde şehâdet şerbetini içmiştir.[41]

Selâm sana, Ey ilim şehrinin kapısı!

Selâm sana, Ey Resûlullâh’ın kardeşi!

Selâm sana, Ey müminlerin velîsi

Selâm sana, Ey hakkında; “Ali’ye söven bana sövmüştür, bana söven de Allâh’a sövmüş olur.”, “Ali ile savaşan benimle savaşmıştır, benimle savaşan da Allâh ile savaşmış gibi olur.”, Ey Ali! Ben Kur’ân’ın tenzîli için savaştım, sen de te’vîli için savaşacaksın.”, “Ali’yi sevmek îmândan, O’na buğzetmek ise münâfıklıktandır...” buyrulan İslâm Askeri!

Selâm sana, Ey Hizbullâh’ın İmâmı!

Hz. İmâm Ali (as) buyuruyor; “İyilerle kötüler senin yanında aynı değerde olmasın. Çünkü, bu iyileri iyilik yapmaktan soğutur, kötüleri de kötülük yapmak da cüretli kılar.”[42]

“Son veda haccı idi peygamberin.

Onsekizinci günü Zilhicce’nin.

Çıktı yüksek bir yere ol Mustafâ,

Yanına aldı Ali’yi, bâsafâ.

Dinleyiniz ey garib ümmetlerim,

Anlatayım size vasiyetlerim.

Aranızdan ayrılığım çok yakın,

Hak yoldan çıkmayın, aman, sakın.

Bana îmânı olanlar, dinleyin,

Allâh’ın fermânını siz belleyin.

İki muhkem şey bırakırım size,

Haşr’e dek rehber olur bunlar size.

Birisi, Allâh’ın Kur’ân’ıdır,

Diğeri, Ehl-i Beyt’in irfânıdır.

İşte aldım ben Ali’yi yanıma,

Son sözü tekrarlarım ihvânıma.

Canla, başla siz Ali’ye sarılın,

Böylelikle Hak yoluna doğrulun.

Ben, kimin mevlâsı olduysam heman,

Ali’de mevlâsıdır, onun her zaman.

Kim beni severse, sever Ali’yi,

Ayrı bilmez, Peygamberle, velîyi.

Kim, Ali’ye düşman olursa heman,

O, benim de düşmanımdır her zaman.

Sonra dedi, ol Muhammed Mustafâ,

Ey ashâbım eyleyin ahde vefâ.

Sonra kaldırdı elini Fahr-ı Cihân,

Dedi: Yâ Rab! Şâhit ol sen de hemân.

Allâh’ım sen de sev Ali’yi seveni,

Sen de sevme Ali’yi sevmeyeni.

Düşman ol! sen de Ali’nin düşmanına,

Yardım eyle! Ali’nin yârânına.

Her kim Ali’den kaçarsa ey Hüdâ!,

O’nu benden dâima eyle cüdâ.

Kim hakâret eylese bu Ali’ye,

Ya, husûmet eylese ol velîye.[43]

Sen iki cihânda onu kıl hakir,

Bu duâmı müstecâb et yâ Kadîr!

İşitince hep sahâbe bu sözü,

Vecde geldi, güldü hepsinin yüzü.”[44]

İmâm Ali (a.s) İslâm’ın onurudur.
Kayıtlı

Şefât Yâ ResulallâhSufi Mezhebimin Nesin Sorarsın
Biz Muhammed Ali Diyenlerdeniz
Gözlüye Gizli Yok Ya Sen Ne Dersin
Biz Muhammed Ali Diyenlerdeniz...   

"Lailahe İllallah,Muhammedin Resululah,Aliyyen Veliyyullah"

http://www.facebook.com/SafeviDevleti
alpaçino77
Yeni
*
Mesaj Sayısı: 1


« Yanıtla #2 : Şubat 27, 2008, 06:38:26 ÖS »

güsel olmuş ellerine sağlık çok saol
Kayıtlı
bycht
Ali Şia'sı
******
Mesaj Sayısı: 807


Hakk, birgün hakkına kavuşacak.. Musevî-yi Humeynî


« Yanıtla #3 : Mayıs 11, 2008, 11:14:44 ÖS »

tşk. emeğin için cok saol..
Kayıtlı

Yetiş Ebbas can goyma çölde golun,Rugayye'nin gözü yaşarıb goyma biçare solgun


Hep isterler olsunlar İslam'da hidayet;lâkin sevgileri dilden ibaret,kalplerinde yok ki velayet !
fatma
Uzman Üye
****
Mesaj Sayısı: 437



« Yanıtla #4 : Ağustos 06, 2008, 10:33:19 ÖÖ »

tşk. emeğin için cok saol..
Kayıtlı

Aslında söylediklerimden çok sakladıklarımda gizliyim.


Siz en iyisi beni anlamak için, konuştuklarımdan çok sustuklarımı dinleyin…
A®F
Ali Şia'sı
******
Mesaj Sayısı: 824

Son Umut !...


Site
« Yanıtla #5 : Ağustos 06, 2008, 01:04:41 ÖS »

ALLAH RAZI OLSUN
Kayıtlı


Başarı özel ilgi ister (;
zuhal
Yeni
*
Mesaj Sayısı: 1


« Yanıtla #6 : Ekim 31, 2008, 10:19:04 ÖÖ »

daha fazla bılgılendırebılırsınız alevılık hakkında herseyı ogrenmek ıstıyorum
Kayıtlı
aliekber_7
Ali Şia'sı
******
Mesaj Sayısı: 889



« Yanıtla #7 : Ekim 31, 2008, 10:28:09 ÖÖ »

allah razı olsun bu guzel paylasımlarınız ıcın
Kayıtlı

vela hevla vela kuvvete illa billahul ALİYYUL AZİM
neva
Tecrübeli
**
Mesaj Sayısı: 52


O gun cok yakin! canlar feda olsun Zehra gulune!


« Yanıtla #8 : Ekim 31, 2008, 10:04:29 ÖS »

Allahummesalli ala Muhammed ve ali Muhammed. Allah razi olsun guzel paylasimlariniz icin.
Kayıtlı
Ali Ekber T
Yeni
*
Mesaj Sayısı: 11


« Yanıtla #9 : Mart 07, 2009, 12:17:42 ÖS »

İSLAM’IN İLİM SAHİPLERİNE VERDİĞİ DEĞER VE BİR İLİM, İRFAN Ve HİKMET DERYASI OLARAK HZ ALİ (A.S).

İnsan yaratmışların en üstünüdür. Allah (c.c) yaratılış hikmetinde insanlığa çok büyük görevler tayin etmiştir. Bu büyük görevlerin üstesinden gelebilmeleri içinde öncelikle bu vazifeleri ve sorumlulukları idrak edebilecek Şuuru da ihsan etmiştir. Ancak ilmi mercide insanlar arasında farklılıklar da olmuş ve herkes aynı oranda nasiplenmemiştir.

 Allah (c.c) o pak ve mutahhar kitap Kur’an-ı Kerimde insanlardan dilediğini seçerek, ona bilgi, kitap, hikmet ve hüküm verdiğini ifade eden bildirilerden bazıları şunlardır;

    “O hikmeti dilediğine verir, kime hikmet verilirse ona çok hayır verilmiş olur. Ancak sadece akıl sahipleri düşünüp ibret alırlar” [1].
   “Güçlülük çağına erişip olgunlaşınca ona [Musa’ya] hüküm ve bilgi verdik” [2].
   “Lut’a da bilgi ve hüküm verdik” [3].
   “[Peygamberlerin] her birisine bilgi ve hüküm verdik” [4].
    “O (Yusuf) olgunluk çağına gelince, kendisine bilgi ve hüküm verdik” [5].
   “And olsun ki, biz hem Davud’a hem de Süleyman’a bir bilgi verdik” [6].
   “Sana, Ruh’tan soruyorlar. De ki: Ruh, Rab’bimin emrindendir. Size bilgiden çok az bir şey verilmiştir” [7].
   Gerçek hükümdar olan Allah yücedir. Sana vahyedilmesi tamamlanmadan önce Kur'an'da acele etme ve Rab’bim bilgimi artır, de” [8].

 Kur’an’ın ilme verdiği değer, her türlü takdirin üstündedir. Kur’an’ın inen ilk ayeti, oku emriyle başlar; okumanın vasıtası olan kalemden, öğretimden söz eder. Kur’an-ı Kerim ilmi nur, cahilliği karanlık; âlimi görür, cahili kör kabul etmekte, ‘Bilenlerle bilmeyenler bir olur mu, ancak akıl sahipleri ibret alır’ [9]. ‘Allah’tan, ancak âlim kulları lâyıkıyla korkar’[10]. Ayetleriyle dinin gerçek manasını, Allah’ın kudret ve azametini ancak bilginlerin gereği gibi anlayacağını ifade etmekte,‘Bilmiyorsanız, bilenlerden sorun’ [11] ayeti ile de, her şeyi ehlinden, bileninden sorup öğrenmeyi öngörmektedir. İslam’ın üstün gördüğü, değer verdiği ilim, sadece din ilmi değil, mutlak ilimdir. İlmin her çeşidi, özellikle müspet ilimdir. Hz. Peygamber, ilmi, Müslüman’ın yitiği saymakta, nerede bulursa almasını, Çin’de dahi olsa, gidip öğrenmesini emretmektedir. Kur’an-ı Kerim, her vesileyle insanın gözünü kâinata, tabiata çevirmekte, tabiat varlıklarının yaratılışını, bu yaratılıştaki ince ilim, hikmet ve sanatı araştırmaya davet etmektedir” [12].

Hadis kaynaklarında Hz. Ali (Aleyhis-Selam)’ın ilmî üstünlüğünü beyan eden sayısız nas ve hadislerle karşılaşmaktayız. Hz Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Alihi) onu ilim şehrinin kapısı; insanların en bilgini; ahkâm ilminin en âlimi ve ümmete sünneti açıklayan kimse olarak tanıtmaktadır. Aşağıda bu konuyu açıklığa kavuşturan bazı hadislere işaret edilmektedir. Peygamber efendimiz (s.a.a) şöyle buyurmuştur;

Ben ilim şehriyim; Ali ise kapısıdır. İlmi isteyen kimse kapıya gelmelidir [13]. Hz Ali (a.s) kendisi hakkında buyuruyor ki; Peygamber (s.a.a) bana ilimden bin kapı yüzüme açtı ki her kapıdan bin kapı açılıyordu [14]. Kendi ilmi derecesinin herkesçe bilinmesi ve insanların her türlü konuda doğru kaynağa yönelmesini arzu ederek ve yukarıda belirtilen ayetlerde adı geçen veya diğer peygamberleri de referans vererek buyuruyor ki; ‘’Gayb sırlarını benden sorun; çünkü ben peygamber ve elçilerin ilimlerinin varisiyim.’’ Burada bilginin kaynağını çok net ifade ederek çıkmazda olan insanlığa, gidilecek alternatif bir kapı olmadığını da vurgulamıştır.

Büyük İslam alimlerinden İbn-i Ebi’l Hadid  Nahc’ül Belağa’nın açıklamasında şu ifadeleri kullanmıştır; ‘’Bütün İslami ilimler Hz Ali (a.s)’den kaynamıştır.’’ Hz Ali (a.s)’ın Kendi ifadesiyle de ‘’Beni kaybetmeden önce istediğiniz soruyu bana sorun’’ sözleri de O’nun her konuda bilgi sahibi olduğunu anlamamıza yardımcı olmaktadır. Bu sözünün daha açıklayıcı olduğu başka bir rivayette ise şöyle buyurmuştur; ‘’Beni kaybetmeden önce istediğiniz şeyi benden sorun Allah’a andolsun ki; Eğer fetva kürsüsünde otursam Tevrat ehli arasında tevrat’ın hükmüyle, İncil ehli arasında İncille, Zebur ehli arasında Zeburla ve Kur’an ehli arasında Kur’an ile fetva veririm. Öyle ki eğer Allah’u teala o kitapları konuşturmuş olursa Ali doğru dedi, bizde nazil olan hüküme göre fetva verdi derlerdi. ’’

Hz Ali (a.s) İlmi derinliğine de vurgu yaparak buyuruyor ki; İsteseydim  yalnız Fatiha'nın tefsirinden yetmiş deve yükü kitap yazardım." Bu kadar bilginliğine rağmen Hz Ali (a.s)’in bilgi deryasından birkaç sahabe dışında bir katre olsun alamayan insanlardan yakınarak buyuruyor ki; ‘’Burada deniz gibi ilim vardır ama maalesef ki kimse anlamıyor.’’

Her ne kadar cahiliye devrinden kurtulup Müslüman olmuş birçok sahabenin anlamadığı Hz Ali (a.s)’ı İslam ile müşerref olamamış bazı nasipsiz bilginler O’nun ilmini teyit etmişlerdir. Nitekim: ‘’hilafeti döneminde yunanlı ve yahudi iki filozof Hz Ali (a.s)’ın yanına gelir ve biraz konuştuktan sonra dışarı çıkarlar. Yunanlı filozof; felsefeyi Sokrat ve Aristo’dan daha iyi biliyor. Yahudi filozof da; O bütün felsefi ilimlere vakıftır’’[15]. Diye itiraf etmişlerdir.

Hz Ali (a.s) Arap edebiyatında üstat idi. Arapça ilim kuralları ve nahiv ilmi O’nun emriyle tanzim edildi. Çok zor ve karışık meselelerde çabuk cevap veriyordu. Hikmetin yüce manalarını çok kısa sözler kalıbında beyan ediyordu. Bundan başka matematik, tabiat vb. çeşitli ilimlerde de beklemeden cevap verirdi, asla yanlışlık yapmazdı.

Hz Ali (a.s) yöneltilen sorulara o kadar çabuk cevap vermesi herkesi şaşırtıyordu.

Bir gün Ömer şöyle dedi:’’ Ya Ali beni şaşırtan bütün ilmi, fıkhi ve siyasi ilimleri çok iyi bilmen değildir, benim asıl şaşırdığım husus senin çok çabuk ve beklemeden cevap vermendir. Hz Ali (a.s) O’nun bu sözüne şöyle buyurdu: Ey Ömer, bu elimde kaç parmak vardır? ‘’Beş parmak vardır’’ dedi. İmam (a.s); öyleyse neden bu sorunun cevabında düşünmedin? Ömer; Bu açıktır ve fikir etmeye ihtiyaç yoktur.’’dediğinde; Hz Ali (a.s) ‘’Bütün meselelerde benim yanımda beş parmak gibi açıktır.’’ Buyurdular.

Hz Ali (a.s) varlık esrarı ve nizamına hekimce bakıyordu. Tevhit, ilahiyat ve gayb âlemi hakkında birçok sözler buyurmuştur. Bunları Nehc’ül Belağa ve diğer kitaplarda genişçe açıklanmıştır [16].

Hz Ali (a.s) Nehc’ül Belega’da birçok yerinde âlimlerden bahseder. Bu bahislerde onları öylesine övmekte ve toplum içinde öylesine ayrıcalıklı kılmakta ki; Âlimlerin İslam toplumunda gerçek önderleri oldukları ortaya çıkmaktadır. Allah’ı keşfeden âlimlerin dünyada bıraktıkları izler konusunda şöyle buyurmuştur: ‘’Mal-Mülk yığmakla uğraşanlar zaten yaşarken ölmüşlerdir. Allah a teslim olmuş âlimler ise insanlık var olduğu sürece yaşamaya devam edecekler, vücutları toprak olup gitmiştir. Fakat iz ve etkileri yüreklerde yaşar.’’

Nehc’ül Belağa’da bir başka yerde âlimleri tanımlamak için buyuruyor ki;
‘’Onlar (âlimler) ilmin hayatıdır, bilgisizliğin ölümü, Hilimleri ilimlerinden haber vermede susmaları söylediklerindeki hikmetleri bildirmektedir. Hakka karşı durmazlar, onda aykırılığa düşmezler. Onlar İslam’ın direkleridir. Onlar halkın sığınaklarıdır. Hak onlarla yerini bulur. Batıl onlarla yerinden ayrılır dili kökünden kesilir. Onlar dini, onun hükümlerini kavramak ona riayet etmek suretiyle anlamışlardır. Duymak riayet etmek yoluyla değil. Çünkü ilmi rivayet edenler çoktur, ona riayet edenlerse pek o kadar yoktur’’ [17].

İslamiyet’in ilk asrına baktığımızda bilimsel gelişmelerden çok dini tebliğ ve İslamiyet’in yerleşmesini esas alan çalışmalarla geçmiş olduğunu görürüz. Bu zaman zarfında İslam dininin hak ve sahih öğretmenleri olan Ehl-i Beyt imamları hem dinin tebliği hem de tabii ilimler hususunda irşatta bulunarak bu konularda yetenekli olan birçok ilim adamı yetiştirmişlerdir.

Birçok devrin başlangıcına sebep olan müslüman âlimlerin buluşları, inovasyonları (yenilikler, geliştirmeler) ve keşiflerin tamamı, dokuzuncu yüzyıldan on dördüncü yüzyıla kadar uzanan dünya tarihinde, dönemin en ileri uygarlığı olan "İslam Uygarlığı"nın ürünüdür. Tüm yaşamlarını, dolayısı ile bilime dair tüm çalışmalarının temelini Kuran ayetlerine dayandıran Müslümanlar o dönemde bile bilime sahip çıkmışlardır.

Akıla ve bilgiye dayanan uygarlıkları, dünyanın bugün sahip olduğu pek çok değere de kaynaklık etmiştir.

Kuran'da, evrenin yaratılışı ve kâinatın düzeni ile ilgili ayetlerin bildirilmesi, bilgi sahibi olmaya büyük önem verilmesi, doğada Allah'ın varlığının delillerinin görülmesi, evrendeki her nesne ve varlığın birbirine olan uyum ve bağlılığı; söz konusu dönemde bilimin ilerlemesine yol göstermiştir.

Teknik ilimler, tıp, astronomi, cebir ve kimya gibi birçok alanda önemli neticeler elde eden Müslüman bilim adamları, medeniyet ve kültür sahasında kısa zamanda kendilerini tüm dünyaya kanıtlamışlardır. Buluşlarıyla uygarlığın ilk adımlarının atılmasına vesile olan Müslümanlar, ilerlemenin yolunu açmışlardır. İslam tarihinde, bilim dallarını tek tek incelediğimizde, hepsinin kaynağının Kur’an-ı Kerim olduğunu, bilimin maddi-manevi her şeyin Allah’ın yarattığı sistemin bir parçası olduğunu defalarca ispat ettiği görülmektedir.

Sonuç olarak da; İslam ilime ve ilim adamlarına, Kur’an-ı Kerim, hadisler ve rivayetler ışığında baktığımızda çok önem verdiğini ve onları topluma önderler kıldığını görmekteyiz.

Son sözü ilmin şehrinden çıkarken giriş kapısında yazılı birkaç buyruğa bırakalım:

    İlim ikidir: Yaradılıştan olan ve duyup bellenen ilim. Duyulup bellenen bilgi, yaradılışta bilgi kabiliyeti yoksa fayda vermez.
   Akıl gibi zenginlik, bilgisizlik gibi yoksulluk, edep gibi miras danışmak (istişare) gibi dayanak olamaz.
   İki şey vardır ki sonu bulunmaz: Bilgi ve Akıl.
   Her kaba bir şeyler konunca daralır. Ancak bilgi kabı müstesna; ona bilgi kondukça genişler
   Bilmiyorum demeyi bırakan kişi öleceği yerden yaralanır, gider.
   Kendini bilen, Rabbini bilir. [18] 





KAYNAKLAR
[1]   Bakara Suresi 269. ayet.
[2]   Kasa Suresi 14. ayet.
[3]   Enbiya Suresi 74. ayet.
[4]   Enbiya suresi 88. ayet.
[5]   Yusuf suresi 12. ayet.
[6]   Neml suresi 115. ayet
[7]   İsra süresi 85. ayet.
[8]   Taha suresi 114.ayet
[9]  Zümer suresi 9.ayet.
[10] Fatır suresi 28.ayet.
[11]  Nahl suresi 43. ayet.
[12] Süleyman ATEŞ, ‘’İslama İtirazlar ve Kur’anı Kerim’den Cevaplar’’, Yeni Ufuk Neşriyatçılık, Ankara 1971, s. 212.
[13] Cami-üs sagir, C.1, S. 415.
[14] Efkari Umem kitabından
[15] Hisal-i Saduk C.2, S.176.
[16] Fazlullah KUMPANİ, ‘’ Hz Ali Kimdir’’, İslami kültür ve ilişkiler merkezi tercüme ve yayın müdürlüğü 1.baskı 1998, s. 234–239.
[17] Hüseyin BEHİŞTİ, ‘’Âlimlerin Konumu’’ Caferiyol Dergisi, Yıl 2,Sayı 23, Nisan 2008 S.18–19.
[18] Abdülbaki GÖLPINARLI ‘’Mü’minlerin  Emiri Hz Ali (a.s)’’ Ensariyan yayınları
Kum-İran İslam Cumhuriyeti 1.baskı 1996, s.409.


Kayıtlı
Divaneyem
Tecrübeli
**
Mesaj Sayısı: 59



« Yanıtla #10 : Kasım 09, 2009, 07:34:41 ÖS »

ALAH RAZI OLSUN
Kayıtlı

●●●νєяєη∂є gαм вιzє уüz●●●
●●●нєя мєкαη∂α αğℓαмışız●●●
●●●∂σуυη¢α αğℓαмαуı●●●
●●●кєявєℓαуα ѕαкℓαмışız●●●
<a href="http://www.alisiasi.com" target="_blank"><img src="http://i.imgur.com/FLTnq.gif" alt='divaneyem!'width="125" height="16" border="0" alt="AddThis Feed Button" />[/url] />
nuralpi96
Yeni
*
Mesaj Sayısı: 2


« Yanıtla #11 : Nisan 26, 2010, 11:26:10 ÖS »

ÇOK SAOLL
Kayıtlı
nuralpi96
Yeni
*
Mesaj Sayısı: 2


« Yanıtla #12 : Nisan 26, 2010, 11:27:32 ÖS »

ALLAH SENDEN RAZI OLSUN KARDEŞ!!
Kayıtlı
ZEYNEB-İ NUR
Yeni
*
Mesaj Sayısı: 15



« Yanıtla #13 : Mayıs 03, 2010, 12:53:55 ÖÖ »

DEDİLER ALİ (A.S)YÜCELMİŞ..DEDİM ASLA YÜCELİK ALİ (A.S)'İLE YÜCELMİŞ....
Kayıtlı

AŞKA UÇMA KANADIN YANAR(SADİ ŞİRAZİ)
AŞKA UÇMADIKTAN SONRA KANAT NEYE YARAR(MEVLANA)
AŞKA VARDIKTAN SONRA KANADI KİM ARAR(YUNUS EMRE)
پیروزی
Yeni
*
Mesaj Sayısı: 8


« Yanıtla #14 : Mart 06, 2011, 12:28:22 ÖS »

DEDİLER ALİ (A.S)YÜCELMİŞ..DEDİM ASLA YÜCELİK ALİ (A.S)'İLE YÜCELMİŞ....
çok güzel bi söz...
Kayıtlı
Sayfa: [1] 2   Yukarı git
Yazdır
Gitmek istediğiniz yer: